
Ortaokul çağlarımdan beri hep hedeflerim oldu. “Şu liseyi kazanayım, başarılı öğrenci olayım, şu üniversiteye gireyim, dur bir de çift anadal yapayım, çalışayım, kazandığımla şuraya gideyim, şu eğitimleri alayım, evleneyim çocuk sahibi olayım, şu şu kitapları okuyayım, şu şu yerleri gezeyim,evimi şöyle dekore edeyim, şu eşyalara sahip olayım vs vs liste uzayıp gider.

Hedeflere bir şekilde Allah’ın izniyle tik atıyordum. Geriye bir bakıp yapabildiklerimi gördüğümde yanağımdan bir makas alıyordum fakat eksik olan bir şeyler vardı içimde. Sükûnet mi desem, olgunluk mu desem, tatmin duygusu mu desem, bir şey eksik kalıyordu. Tabi bu eksiklik acı veren bir şey olduğundan, gidermek için yerine konacak eylemler oluyor. Alışveriş olur, gezmek olur, dizi film olur,sosyal medyada uzun uzun vakit geçirmek olur, önemsiz ayrıntılara takılmak olur, olur da olur. Yeter ki bizim içimizde bir noksanlık olsun, şeytan orayı doldurmak için pusuda bekliyor.

Aldığım manevi yönelimli bir eğitimde “Amaç” konusu işlendi bir gün. Yukarıya doğru çıkan bir yol çizdi hocaya tahtaya. Yolun yukarıdaki en sonu bizim hayatımızın nihai amacıydı. Yolun en altında biz varız. Amaca yürüdüğümüz bu yoldan bazen biraz sapıp geri yola dönme imkanımız var. Ancak sapma fazla olduğunda geri dönüşü de haliyle zorlaşıyor. Mesela çocuk büyütmek bir hedef. Bizi iyi bir kul yapmaya vesile kılmıyor da çocuğumuz için yaşıyorsak amaca giden yoldan epeyce sapmış oluyoruz. Fark edersek ne ala, etmezsek eğer geçmiş olsun ki hedefimizi amaç haline getirmiş oluyoruz, yolu kaçırıyoruz, kayboluyoruz.

“Amacımıza sadıksak eğer, yolda düşmelerimiz, kalkmalarımız, diğerlerinin dürtmeleri eziyetleri vs evet can yakıyor ama çok da acıtmıyor.” dedi Hocam.
” Tüm hedeflerimiz tek bir amaç için olmalıydı, amaç bizim yaşamımızın gerekçesiydi, hedefler sayısızdı ama amaç bir taneydi. En küçük bir hedef bile bir amaç uğruna olmalıydı. Bir geziye çıktıysak o bile bir amaç taşımalıydı.”

Böyle bir aydınlanma hayatıma lezzet kattı. Anlamlı bir hayat yaşama perspektifi oluştu. Çocuk yetiştirme tarzım, mesleğimi icra edişim, aldığım ilim, edindiğim dostluklar, ödediğim bedeller ,hepsi Allah’ın rızasını kazanmak için olmalıydı. Bizler sonuçtan değil süreçten sorumlu olduğumuz için de en küçük adımlarımız bile tatmin etmeye yeterdi. Allah rızası için komşuma sunduğum bir tas yemek, tebessümle birine selam vermek, ormanda bir yürüyüş yapıp tefekkür etmek, eksik olduğum konuda bir şey okuyup öğrenmek, hatta yoğunluğun arasında oturup kahvemden yudum alarak bedenimi ve ruhumu dinlendirmek… Oruçlunun uykusunun dahi ibadet oluşu gibi, bu kadar basit eylemler bile benim amacıma giden yolda olduğumu gösteriyor ve beni tatmin ediyordu. Bu çok büyük bir mutluluktu.

Bu farkındalık, gerçekleştireceğim eylemlerde beni şu düşüncelere itti :” Bunu ne için, kim için yapacağım? Benim bu hayattaki yaşam amacımla uyumlu mu? Allah’ın rızası dışında nefsi eğilimler taşıyor mu? ” vs. Yani NİYET.
Niyetimizi güzel almak bizi yola sokuyor. Yola bir kez girdik mi güzellikler bize daha güzel gösterilip meşakkatler daha tahammül edilir kılınacak. Yolda olmak ve yolun hakkını verebilmek duası ile…







